22 Ocak 2013 Salı

Halkanın Ortasında

Her sabah aynı vakitte evden çıkarım. Kapıyı kilitleyip kilitlemediğimi hatırlamadığım için, apartmanın giriş kapısından döner, tekrar yukarı çıkıp kontrol ederim. Takıntılarım olduğu doğrudur. Servise doğru yürürken bir sigara yakar, caddeye çıkan yokuşu yavaş yavaş tırmanırım. Servisi kaçıracağım diye acelem yoktur, çünkü erken çıkarım.

Caddeye varınca, servis durağına gitmek için aşağı yukarı yüz metre caddeye paralel ilerler, karşıya geçerim. Yolun karşısındaki büyük marketin önündedir durağım. Eczacı kalfası kız, benim geçtiğim vakitlerde dükkanı paspaslıyor olur. Otuzlu yaşlarına yaklaşıyor sanırım. Ben o yaşlardan aşağı yukarı on yıl önce geçmiştim. Birkaç defa ilaç almak için uğradığımda, yakından ilgilendi benimle. İsmi Nurcan. Sanırım benim parmağımda da, kendi parmaklarında olduğu gibi alyans göremediğinden bu yakınlık. O günden sonra sabahları sık sık selamlaşır olduk. İşin fenası, bu selamlara ben de alıştım. Ona selam vermediğim sabahlar, boşluk hissediyorum. İnsanoğlunu bir tatlı tebessüm ne kadar da kolay ehlileştiriyor, şaşırıyorum. Eczanenin yanındaki köhne züccaciyenin sahibi adam da, kaldırıma taşan sergisine çelik tencere setlerini yerleştiriyor genelde o vakitte. İşe yetişmeye çalışan kadınlar da her sabah aynı ilgiyi gösterirler bu sergiye; "Bu teflonlar kaç para?" yahut "Salata kasesini en son kaça bırakırsın?" Satıcının genelde tabak çanak satmaktan çok sirke satan suratıya verdiği cevap onları hoşnut bırakmayınca da "Hmm, neyse, kalsın... Vaktim az, akşam geniş vakitte bakarım artık." diyerek, yollarına devam ederler. Hayatı böyle izlemek hoşuma gider benim. Yaşadığımı ancak böyle hissediyorum sanırım.

İşte, bu sabah da mutadım olan şekilde çıktım evden. Apartmanın kapısına kadar indim. Kapıyı kontrol etmek için yine yukarı çıktım. Servise ilerlerken sigaramı yaktım. Nefes nefes, keyfini çıkararak dumanını savurdum. "Öleceğiz ne de olsa," dedim kendime "Sigaradan olsun boşver..."

Caddenin kıyısına gelip karşıya geçerken ne olduya oldu. Kendimi yerde buldum. Asfaltta yüzükoyun yatıyordum, serinliği yüzümü uyuşturuyordu. Bedenimi hissetmiyordum ama yüzümü hissedebiliyordum. Ağzımdan ılık ılık birşeyler akıyordu, kandı tahminim, evet kandı... Yarı açık gözlerimden, etrafımda insanların toplaştığını izliyordum. Gösteri yapıyormuşum gibi etrafımda halka oluşturdular. Ne söylediklerini duyamıyordum. Kalkabilsem hepsine gününü gösterirdim. "Maymun mu oynuyor burada, ne var?!" derdim. Ama ağzımı bile oynatamıyordum. O sırada gözlerim, hayal meyal Nurcan'ı seçti. Nurcan kalabalığı yardı, yanıma geliyordu. "Ender Bey, ne yaptılar size, bunu kim yaptı?" diye bağırıyordu, "Ambulans, ambulans!!!" diye çığlıklar atıyordu kalabalığa doğru. "Nurcan, sesin ne kadar tizmiş!!!" diye geçiriyordum içimden. Yanıma geldi, asfalta yapışan kanlı başımı kucağına aldı. Beyaz önlüğü kanlara bulandı Nurcan'ın. Yanaklarımda asfaltın serinliğinden sonra bir ılıklık hissettim. Nurcan'ın gözyaşları. Nurcan ağlıyordu, kalabalık uğulduyor, halkada toplaşanlar tiyatroyu seyrediyordu. Bedenim soğuyor ve ben ölüyordum.....

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder